Agnès Varda sinemasının sırrına ermek için 10 film

Agnès Varda sinemasının sırrına ermek için 10 film

Temmuz 4, 2022

42 Okunma

Yeryüzündeki yaklaşık bir asırlık macerasını, büyüleyici bir film külliyatına imza atarak şenlendiren, sinemanın tüm araçlarını benzersiz bir yaratıcılıkla kullanan çok büyük bir sanatçıya, Agnès Varda’ya veda ettik geçtiğimiz aylarda. Bize bıraktığı sinemasal hazine ise sonsuza dek zihnimizi aydınlatacak.

“Sanırım bu sohbeti böyle bitireceğim, flulukta kaybolup aranızdan ayrılacağım”… Varda’nın dünya prömiyerini şubat ayında Berlin Film Festivali’nde gerçekleştiren ve kariyerinin son filmi olması bir hayli ironik olan otobiyografik belgeseli, kendi ağzından dökülen bu cümleyle son buluyor. Hayatın kendine sunduğu her güzelliğe sonsuza dek minnettar Agnès, fırtınayı andıran bir flulukta gözümüzün önünden kayboluyor ve ardında izleyicisinde sonsuz bir minnet duygusu bırakıyor.

Sinemayla kurduğu yaratıcı ilişkide her zaman şaşırtıcı, yenilikçi, özgün olmayı başaran bu efsane kadın, hayatının 65 yıllık dönemini, çektiği filmlerle birlikte yaşadı. Sinemasında kendi dünyasına geniş yer açmaktan, biyografik unsurlar kullanmaktan, yaşadığı sokağı, sevdiği adamı, korkularını, sevinçlerini, zamanı algılayış biçimini filmlerine konu etmekten hiçbir zaman kaçınmadı. Belki de sinemasının dilini oluşturan sineyazı dediği anlatımı bu şekilde kurup benimsetti.

İllüstrasyon: Berkay Dağlar

Bir Agnès Varda filminde ne görüp, ne işiteceğinizi önden kestirmeniz zordur ancak o filmlerde ne olmayacağını sıkı takipçileri gayet iyi bilir. Varda’nın filmlerinde samimiyetsiz bir dil, izleyicisine mesafeli bir yaklaşım ya da duyarsız herhangi bir cümle ya da duruma rastlamak imkânsızdır. Kariyerindeki onlarca kısa, orta, uzun metrajlı kurmaca ve belgesel filmden hiçbirinde Agnès’in aklına yatmamış bir fikir bulamazsınız. Bu, filmlerin her birinin kusursuz olmasından değil, Agnès’in vizyonundan münferit herhangi bir etmenin bu filmlerde yer alamamasından ileri gelir. Bazen kadrajına girdiği bir filmde, bazen sadece ses bandında kurduğu bir cümlede, bazen filmlerinden birinde karşımıza çıkan oğlunda, kızında onu ve ona dair şeyleri görmek, duymak mümkündür. Keskin feminizmini filmlerindeki karakterlerin dilinden esirgemez. Kutsal aile resmine bakışındaki şüpheden yoksun bir ailenin herhangi bir filminde mevcudiyeti bulunamaz. Estetik anlayışına uymayan bir kadrajı hiçbir filminin içine dahil etmez. Güzel sanat eserlerini, göze kulağa hoş gelen nesneleri kamerasına sokmaya bayılır. Kısacası Agnès’in davetkâr dünyası, ona dair her şeyle bezelidir ve bu, bir an bile seyircisinin omzuna yük olmaz.

Bu denli narin bir sanatçıyı kaybetmenin acısı elbette çok büyük. Ancak yaşamı kutlamayı her an her saniye kendisine dürtü edinmiş bu kadının ardından da gözyaşı döküp diz dövmek de biz sevenlerine yakışmaz. Onu, kariyerindeki birbirinden nefis filmlerden on tanesini anarak hatırlamak, bu filmleri tekrar tekrar izleyerek hayata bakışını kendimize yöntem edinmeye çalışmak belki de en doğrusu. O nedenle kariyerinin en keskin dönemeçlerine tekabül eden filmlerinin bizde uyandırdığı hislere buyurun.

İllüstrasyon: Merve Vural

La Pointe Courte (1954)
Güney Fransa’da, filme adını veren balıkçı kasabasının boş sokaklarında usulca esen karayelin peşine takılıyoruz. Denizden esen bu rüzgâr, iplere asılı çamaşırları ve yaprakları dans ettirirken Varda’nın kamerası hiç acele etmeden yerel halkın günlük yaşamına tanıklık ediyor. Fotoğrafçılık geçmişinin ardından çektiği bu ilk filmde Varda, karayeli ardına alarak ölene dek daha da geliştirip benimseyeceği biçimsel ve anlatısal bir özgürlüğe erişiyor. Yakaladığı bu özgün dil, düşük bütçe ve amatör oyuncu kullanımı gibi özellikleri nedeniyle La Pointe Courte, birçokları tarafından erkek egemen Yeni Dalga akımının ilk filmi olarak kabul ediliyor. Ön planda ‘mutlu olamayacak kadar çok konuşan’ evli bir çiftin ilişkilerini değerlendirdiği ikili anlatıya, çiftten bağımsız bir biçimde kahkahaları ve kolektif gündelik sıkıntılarıyla kasaba halkı eşlik ediyor. Bu tercihiyle Varda, geleneksel yapıda bir hikâye anlatmaktansa bize bir mekân olarak La Pointe Courte’u yaşatmaya odaklandığını gösterir gibi. Gençliğinin çoğunu yakınında geçirdiği kasabanın oldukça yakından tanıdığı halkını, amatör oyuncuların da performanslarıyla gerçekçi fakat anlayışlı bir biçimde sunuyor bizlere. Mekân/coğrafya, filmi domine ettiği gibi isimsiz çiftimizin ilişkideki konumlarını ve kaderlerini de tayin ediyor. Belki de bu sebeple, mekânla farklı ilişkilenme biçimlerine sahip çiftimiz, Resnais’nin 5 yıl sonra çekeceği Hiroshima, Mon Amour’unu hatırlatır biçimde birbirleriyle anlamlı diyaloglar kurmaktansa çoğunlukla bir çeşit monolog değiş tokuşunu tercih ediyor. Yalnızca 26 yaşındayken çektiği bu filmle Varda, bu yaşa kadar hayatımızla ne yaptığımızı sorgulamamıza sebep olup bizi minik depresyonlara itmeyi de ihmal etmiyor.

İllüstrasyon: Asuman Tanyaş

Clèo de 5 a 7 – Cleo from 5 to 7 (1962)
Hayatında izlediği filmlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmemişken çektiği ilk filmiyle, sinemayı en doğru yerde, bir film setinin ortasında öğrenen Agnès Varda’nın bu ikinci filmi, kariyerinin de en bilinen ve belki de en özel işi. Büyüleyici bir güzelliğe sahip ünlü bir şarkıcı olan Clèo’nin, ölümcül bir hastalığın pençesinde olup olmadığını öğrenmeden önceki iki saatinde geçen bu nefis film, baştan sona takip ettiği ana karakterinin her türlü duygu geçişine, izleyicisini saniye saniye tanık ediyor. Clèo’nin kaderine dair ihtimaller üzerine açılan tarot kartlarından çıkan ‘ölüm’le başladığımız yolculuğa, korku, panik, endişe, isyan, yas, yalnızlık, dayanışma, merak, arzu ve tutkuyla devam edip, umuda doğru yelken açarak son verdiğimiz hikâye, Michel Legrand’ın unutulmaz eseri “Sans toi”nın performe edildiği piyano başında geçen unutulmaz sahne, bir korku filmini andıran tarot sekansı ve unutulmaz final bloğuyla, eşsiz bir Yeni Dalga klasiğine dönüşüyor. Varda’nın henüz kariyerinin başında çektiği bu filmin, Cannes’da Altın Palmiye için yarışması ve tüm dünyada ödül ve övgülerin sahibi olarak, beyaz perdenin çıkardığı en önemli klasiklerden birine dönüşmesi, Agnès Varda ismini parlatırken, henüz 34 yaşındaki bu genç yönetmenin de sinemanın öncü kadın sanatçılarından birine dönüşmesini sağladı.

İllüstrasyon: Berkay Dağlar

Le bonheur / Happiness (1965)
Mutluluk nedir? Nerede yetişir? Mutlu olabilmek için ne gereklidir? Agnès Varda’nın üçüncü uzun metrajlı filmi Le bonheur, bu sorulara şüphe uyandıracak denli kolay cevaplar veren bir dünyada açılıyor. Bir çekirdek ailenin hayatını gözlüyoruz. Aktör Jean-Claude Drouot’nun kendi eşi ve çocuklarıyla beraber canlandırdığı aile, hayat bilgisi kitaplarından çıkmış gibi. Birbirine âşık iki güzel insan, onların sevimli çocukları ve rengârenk, alabildiğine iç açıcı manzaralarla dolu bir doğa. İnsan daha ne isteyebilir? Tüm bu basit denklem, ailenin babası François’nın bir başka kadına daha âşık olmasıyla farklı bir boyut kazanıyor. François yeni aşkını kimseden gizlemiyor, aksine bu yeni mutluluğu kutsuyor. Eşi Thérèse’in bu durumu öğrendikten sonra verdiği tepki, daha doğrusu sonrasında olanlar ise filmin adından başlayıp jeneriğine yansıyan, finalinde zirve yapacak olan ironisinin iyice görünür olduğu kırılmayı yaratıyor. O toz pembe manzaranın arkasına koca bir soru işareti çiziyor Agnès Varda. Aile kurumuna ve toplumsal rollere ilişkin sosyo-politik perspektifinin yanında her Varda filmi gibi özgün bir ifade arayışının özelliklerini de barındırıyor Le bonheur. İronisini biçimsel olarak alabildiğine renkli, günlük güneşlik dünyasıyla keskinleştiriyor. Varda’nın ilk renkli filmi olmasının taze enerjisiyle filmin öykündüğü empresyonist renklerin cesurca işgal ettiği görsel dünya, Mozart’ın mutluluğu üstüne basa basa vurgulayan (belki hafif bir hınzırlık da ima eden) notalarıyla işitsel bir katman da kazanıyor. Her yerden fışkıran mutluluğun basitliği, kişileri rollere, arzuları taklitlere indirgiyor. Pirüpak mutluluk tablosu, bir çeşit “kral çıplak” öyküsüne dönüşüyor.

İllüstrasyon: Berat Pekmezci

Uncle Yanco (1967)
Agnès Varda’nın Los Angeles yıllarında çektiği ve tamamlamak için yalnızca üç günü olmasına rağmen, etkisi yıllar süren bir kısa filme imza attığı Uncle Yanco, bizleri beyaz perdede karşımıza çıkıp çıkabilecek en özgün ve ilham verici gerçek karakterlerden biri olan Jean Varda’yla tanıştırıyor. Varda’nın Amerika’da yaşayan bir amcası olduğu haberini aldıktan sonra, yaşadığı yeri keşfe çıktığı ve bulup dünyasına dahil olduğu Jean Varda’yı, çeşitli mizansenlerle bezeli bir belgeselin merkezine oturttuğu filmi, bu kendine has adamın soyağacından girip, hayat mottolarından çıkıyor ve ağzınıza bir parmak bal çalıyor. Varda’nın ele aldığı karakterin renkliliğini, çeşitli materyallerle görsel açıdan da vurguladığı ve bunu yaparken de hem oldukça şirin, hem de etkileyici bir seyir tecrübesi yaratan filmi, Varda’nın sinemasında süre mefhumunun hiçbir öneminin olmadığını da bir kez daha gözler önüne seriyor. Elindeki hikâyenin, kısa, orta ya da uzun metrajlı, kurmaca, belgesel ya da dökü-drama olduğuna genellikle yol üzerinde karar veren ve işleri arasında böyle bir ayrım yapmayan Varda, Uncle Yanco ile 20 dakikalık bir başyapıta imza atıyor.

İllüstrasyon: Günseli Sepici

L’une chante l’autre pas / One Sings, The Other Doesn’t (1977)
L’une chante l’autre pas, farklılıklarını bir yoldaşlık ve dayanışma ruhu içerisinde eriten iki kadının hikâyesi. Aynı zamanda Agnès Varda’nın yaşamın çok farklı noktalarından özgün ifade alanları sağan sinemasının özel örneklerinden biri. Filmin ilk ânından itibaren bilinçli bir öfke ve ne istediğini bilir bir vakurlukla bezeli Pauline’in sessiz, sabırlı ve görece içe dönük bir karakter olan Suzanne’la yıllara, birbirlerine ve etraflarındaki diğer kadınlara yayılan dayanışmasının öyküsü. Biri şarkı söyleyen, diğeri söylemeyen iki kadının hikâyesi. İlk olarak Pauline’le (nam-ı diğer Pomme) tanışıyoruz. Henüz on yedi yaşında, ailesinin sıkıcı orta sınıf kuralcılığına sığmayan bir kadın. Kendinden emin, toplumsal normlara itirazlı tavrı anlatıyı en baştan ele geçiriyor ve bir daha da bırakmıyor. Suzanne’ın kürtajına yardım etmesine, kürtaj hakkı için şarkılar yazıp yollara düşmesine neden olacak bir dayanışma ruhu taşıyor. Suzanne’ın hayatındaki zorlukları bir aile planlama merkezinde başka kadınların sorunlarına yardım ederek aşmasında da bu dayanışma ruhunun ortaklığı gizli. Birbirlerinin hayatlarına bazı zor ve önemli anlarda dokunan bu iki karakter bir meta-diyalog haline gelerek filmi ören kartpostallar ve mektuplar aracılığıyla zamana karışıyorlar. Bu birliktelik, aynı zamanda filmin kalbinden yansıyan inatçı iyimserliğin özünü oluşturuyor. L’une chante l’autre pas, Varda’nın kendisinin de bir parçası olduğu feminist hareketi doğrudan selamlayan filmlerinden birisi. Aynı zamanda yönetmenin bitmek bilmez sanatsal arayışının meyvesi tonla ilham verici fikri bünyesinde taşıyan, toplumsal olanı kişisel olanla iç içe geçiren, unutulmaz bir Varda klasiği.

İllüstrasyon: Gizem Winter

Mur Murs / Mural Murals (1981)
Varda’nın, eşi Jacques Demy’nin Hollywood’dan aldığı film teklifini değerlendirmek üzere Los Angeles’a taşındıkları dönemi, Demy’den daha fazla sayıda film üretmekle geçirdiği 60’lar sonu filmlerinden sonra, bir kez daha Los Angeles’ta uzun metrajlı işler ürettiği 80’ler başı döneminde çektiği en özel işlerden biri Mur Murs. Varda’nın, dört bir yanı hayali meleklerle çevrili, her anlamda bir rüya kentini andıran Los Angeles’ın, çeşitli yaşanmışlıkların yansıması olan duvar resimlerini merkez aldığı bu nefis belgeseli, filmlerinde sıklıkla seyircisine eşlik eden dış sesi de işlevsel bir kullanımla, duvar resimlerinin sesi haline getiriyor. Her bir duvar resmi, onları gördüğümüz ilk anda bize bir nida ya da sözcükle sesleniyor ve Varda, gördüğümüz birbirinden etkileyici sokak sanatı harikalarının derinliklerinde gezinen acı, keder, umut, arzu ya da yas gibi duyguların sesi oluyor. Kariyeri boyunca, doğa ve insan eliyle meydana gelmiş her tür yaratıya kamerasını çevirmekten imtina etmemiş olan Varda’nın, Fransa topraklarında geçen dökümanter anlatıları kadar, Amerika, Küba, İran gibi ülkelerin kültürüne dair gözlemlerini yansıtan işleri de heyecan uyandırmıştır ancak Mur Murs, bu işler arasında belki de en özel yere sahip filme tekabül ediyor. Varda, bugün pek çoğundan geriye hiçbir şey kalmamış, çeşitli insanların manevi dışavurumunu yansıtan ve muhtemelen başka insanların maddi ihtiyaçları nedeniyle yok edilmiş eserlerini, bu işleri üretenlerin öyküleriyle, eşine az rastlanır bir sinemasal büyü ile karşımıza getiriyor.

İllüstrasyon: Burak Dak

Sans toi, ni loit / Vagabond (1985)
Oldukça kederli ve bir hayli tedirgin edici yaylılar, tarlada çalışan bir işçi aracılığıyla genç bir kadın cesedini keşfederken bize eşlik ediyor. Yakın zamanda kaybettiğimiz Agnès Varda’mız, 1985 yılında çektiği Sans toi, ni loit adlı filmde denizden geldiğini düşündüğü bu kadının izini sürüyor. Film, birçok sinefilin aklına açılış sahnesiyle Sunset Boulevard (1950) ve anlatısını kurarken izlediği yöntemle Citizen Kane (1941)’i getirirken Varda, filmi Nathalie Sarraute’e adayarak bizi cinécriture (film yazıcılığı) kavramını yaratmasına ilham veren yazara yönlendiriyor. Filmin büyük bir kısmını Sandrine Bonnaire’in hayat verdiği Mona ismini benimseyen ‘çatısız kuralsız’ karakterimizle yolu kesişmiş 18 bireyin tanıklıkları oluşturuyor. Varda’nın kurmacayla belgeselin birbirine kur yaptığı bu kendine has anlatı tercihi, kendisinin ‘kaçınılmaz olarak yarım kalmış bir yapbozun parçaları’ olarak tanımladığı Mona’nın son günlerinin yeniden inşasına yardımcı oluyor. 17 yaşındaki Bonnaire’in kâh yaşlı bir kadınla kıkırdayarak kâh onu hor görenlere hareket çekerek tutkuyla hayat verdiği Mona’nın dışında filmi inanılmaz bir deneyime dönüştüren bir diğer unsur, elbette amatör yerel halktan oluşan yan karakterler. Verilen ifadelerden Mona’dan çok kendi pişmanlıklarını, özlemlerini ve hayallerini ona yansıtan bu yan karakterlerle ilgili bilgi ediniyoruz. Çünkü Mona, “Ben aldırmam, devam ederim” diyor ve çoğu zaman karenin içinde bile kalamıyor. Varda bunu “Film koca bir tracking shot, onu parçalara böldük ve aralara ‘maceralar’ gizledik” şeklinde açıklıyor. Fakat Varda’nın bahsettiği bu maceralara biz davetli değiliz, Mona’nın sırlarını saklayan eliptik montaj sebebiyle hiçbirine tanık olamıyoruz. Sonunda Mona, aynı bu yalnız yürüdüğü yolda karşılaştığı diğer bireyler gibi bizi de tedirgin ve kafası karışmış bir halde ardında bırakıyor.

İllüstrasyon: Furkan Nuka Birgün

Jacquot de Nantes (1991)
Fransız sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan eşi Jacques Demy’nin çocukluğundan ilk gençliğine, sinemaya duyduğu hayranlık, adanmışlık ve üretim ihtiyacını, sinemanın hemen her etmenini bir araya getiren, masalsı bir biyografik filme çeviren Varda’nın, büyüleyici başyapıtlarından biri Jacquot de Nantes. Varda’nın bir yandan ilerleyen hastalığı nedeniyle son günlerini yaşayan eşi Jacques Demy’nin ellerini, yüzünü, saçlarını, yakın plan çekimlerle kayda aldığı filmi, bir yandan da Demy’nin zihninde canlanan çocukluk anılarını, kurmaca bir anlatıya dönüştürüyor. Demy’nin doğup büyüdüğü Nantes bölgesindeki, evinin, babasının tamirhanesinin ve sıkça gittiği mekanların, Demy’nin kendi filmlerini nasıl etkilediğini de bizzat o filmlerden sahnelerin aralara girmesiyle belgeleyen Varda, bir yandan unutulmaz bir büyüme hikâyesi anlatırken, diğer yandan da hayatta en sevdiği insana, onu son kez kameraya alarak, bir kumsalda oturup denize bakışına, hayatı son bir kez içine çekişine bizleri de şahit ederek filmini, sinemasal bir veda mektubuna dönüştürüyor. Bu oldukça hüzünlü ama melankoliden çok umuttan ve yaşama duyulan coşkudan beslenen başyapıt, savaşın ve yoksulluğun gölgesinde büyüyen bir çocuğun, film yapma merakından doğan hayatta kalma ve üretme aşkına odaklanıyor ve Varda’nın bir kamera ve ses bandıyla nasıl eşsiz duygular yaratabileceğini bilen izleyiciler için mest edici bir beyaz perde tecrübesine dönüşüyor.

İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç

Les glaneurs et la glaneuse – The Gleaners and I (2000)
Agnès Varda’nın sinemasal yolculuğunda görsel ve işitsel bir yöntem olarak da kullandığı ‘toplayıcılık’ işini, hem sanatsal, hem de sosyo-ekonomik karşılığı üzerinden yorumladığı ve kendisinin ‘sineyazı’ olarak tanımladığı anlatısının, sinemadaki en net karşılıklarından biri olan bu şahane belgeseli, Varda’nın dijital kamera keşfini de filmin bir parçası haline getiriyor. Sinemasında kendi kimliğini ve bakış açısını ortaya koymaktan hiçbir zaman çekinmeyen, çoğunlukla fiziksel olarak da filmlerine dahil olmayı yaratıcı bir biçimde beceren Varda’nın, bir otobanda yanından geçen kamyonları ellerinin içine aldığı, yeryüzünde geçirdiği zamanı ellerindeki kırışıklar ve ağırmış saçlarıyla kutladığı sekansları, filmi olduğundan da özel bir hale getiriyor. Toplayıcılığı birbirinden farklı şekillerde hayatının bir parçası haline getirmiş ilham verici insanların peşine takılan Varda, kendi doğalında akıp giden filmini, ‘Toplayıcılar’ tablosunun hikâyesiyle kurduğu paralellikler ve içinde kaybolup gidilen bir görsellerle muazzam bir biçimde şekillendiriyor. Gösterildiği yıl hem kendisi ülkesinde, hem de dünyada büyük ses getiren filminin, iki yıl sonra bir devam belgeselini de çeken Varda, ziraat ve endüstri, işveren ve işsiz, sanat ve insan, analog ve dijital arasındaki bağıntıları, The Gleaners and I’da kendine has diliyle karşımıza getiriyor ve bir kez daha sinemaya bakışındaki zarafete hayran bırakıyor.

İllüstrasyon: Barış Şehri

Les plages d’ Agnès – The Beaches of Agnès (2008)
Kariyeri boyunca birbirinden nefis belgesellere imza atmış olan Agnès Varda’nın, sinemasını şekillendiren kişisel yaşamının derinlerine inen ve Agnès’i Agnès yapan hemen her şeyi yine Agnès’in ağzından dinlediğimiz bu incelikli belgesel, Varda’nın çocukluğundan beri bir parçası olduğu plajlara duyduğu sevgi ve bağlılığın, sinemasal bir onurlandırılması ve aynı zamanda Varda hakkındaki de en kapsamlı dökümanterlerden biri. 80 yaşında bir genç kız enerjisindeki Agnès’in kişisel yolculuğuna, onun vizyonu ve estetik anlayışını da katan film, kendi sesinden bize hem kendini, hem de gördüğü ve duyduğu hemen her şeyi anlatıyor. Sinema macerasındaki virajlar, en büyük hayal kırıklıkları, en afili başarılar, kazanılan ama şimdi bir plajda kuma gömülü duran ödüller, etrafındaki çalışma arkadaşları, sinemanın başka alanlarında uzmanlaşmış çocukları, çok sevdiği sanatçı kocası, sinemasının merkezine aldığı güçlü kadın karakterler, anlattıkları, anlatamadıkları, çocukluğu, sokağı, mahallesi, eski evinde şimdi yaşayanlar ve daha pek çok şey bu otobiyografik belgeselin bilinç akışına dahil oluyor. Agnès Varda’nın ilham verici ruhunun derinliklerinde gezinen ve sonrasında çektiği diğer belgesel, kısa film ve video art’ların da fitilini ateşleyen bu şahsi kaynak, Varda’ya veda etmenin de en şiirsel tecrübelerinden birini sunuyor. Hiçbir filmini izlememiş, onu tanıyamamış seyircilerin belki de ilk başlayacağı fikir, tam da bu yüzden The Beaches of Agnès olmalı belki de.

yazı: melikşah altuntaş, ekrem buğra büte, ilayda tenim
illüstrasyon: berkay dağlar, merve vural, asuman tanyaş, berat pekmezci, günseli sepici, gizem winter, burak dak, furkan nuka birgün, ethem onur bilgiç, barış şehri

www.bantmag.com’dan alınmıştır.

Yorum Alanı

Lütfen Yorum Öncesi İşlemi Gerçekleştiriniz + 9 = 14

SON EKLENEN HABERLER
POPÜLER HABERLER